Duygu Durum Bozukluklarında Sosyal Desteğin Yeri

Duygu durum bozuklukları

Duygu durum bozuklukları, yalnızca bireyin iç dünyasında yaşadığı bir “kimyasal dengesizlik” değil; aynı zamanda kişinin ilişki ağları, sosyal rolleri ve ait olduğu çevreyle çok yakından ilişkili bozukluklardır. Son yıllarda yayımlanan çalışmalar, sosyal destek düzeyinin depresyon ve bipolar bozukluğun ortaya çıkışı, gidişi, yinelemesi, işlevsellik ve intihar riski üzerinde belirleyici bir faktör olduğunu güçlü biçimde gösteriyor.

Majör depresyonla ilgili kapsamlı bir derlemede, depresyonu olan bireylerin çoğunda sosyal desteğin hem nicelik hem nitelik olarak azaldığı; yeterli sosyal destek alan kişilerin ise strese karşı daha dirençli olduğu ve depresyona yakalanma ya da yineleme risklerinin daha düşük olduğu vurgulanıyor.   Biyopsikososyal bakış açısını özetleyen geniş çaplı bir sentez çalışması, depresyonda biyolojik ve psikolojik faktörlerin yanı sıra yalnızlık, düşük algılanan sosyal destek, aile içi çatışmalar, ekonomik ve sosyal zorluklar gibi sosyal belirleyicilerin de güçlü risk faktörleri olduğunu gösteriyor.

Depresyonun gidişine odaklanan prospektif çalışmalar, “algılanan sosyal destek”in prognoz açısından kritik bir değişken olduğunu ortaya koyuyor. 17 prospektif çalışmayı içeren bir sistematik inceleme, sosyal desteğini düşük algılayan depresyon hastalarının semptomlarının daha ağır seyrettiğini, iyileşme hızlarının yavaş ve işlevselliklerinin belirgin derecede düşük olduğunu bildiriyor.  

Benzer şekilde, depresif bozukluğun seyrini inceleyen bir başka çalışmada, düşük sosyal destek ve yalnızlığın zayıf iyileşme ile ilişkili olduğu; buna karşın yalnızca “sosyal ağ büyüklüğü”nün (tanıdık sayısı) tek başına koruyucu olmadığı, önemli olanın ilişkilerin niteliği ve kişinin desteği nasıl algıladığı olduğu vurgulanıyor.

Yaşlı depresyon hastalarında yürütülen uzunlamasına bir çalışmada ise sosyal destek–yalnızlık–nüks ilişkisi detaylı olarak incelenmiştir. Daha düşük sosyal destek düzeyi, ilerleyen dönemde daha yüksek yalnızlık hissini, bunun da majör depresyon tekrarını artırdığını gösteren bir aracılık modeli bulunmuştur. Bu bulgu, yalnızlık ve sosyal yalıtılmışlığın yalnızca bir “sonuç” değil, aynı zamanda depresyonun tekrar etmesini besleyen bir mekanizma olabileceğine işaret etmektedir.

Bipolar bozuklukta da tablo benzerdir. İşlevsellik üzerine yapılan bir çalışmada, bipolar hastalarda işlevselliği yordayan üç önemli değişkenin depresyon şiddeti, algılanan sosyal destek ve içselleştirilmiş damgalanma olduğu saptanmıştır.  

Daha yeni bir çalışmada ise bipolar bozukluğu olan bireylerde algılanan sosyal desteğin, yalnızlık ve intihar girişimi öyküsüyle yakın ilişkili olduğu, düşük sosyal desteğin hem “hayat boyu intihar girişimi varlığı” hem de “girişim sayısı” ile bağlantılı bulunduğu bildirilmektedir.   Başka bir araştırma, bipolar hastalarda sosyal destek ve dayanıklılığın (resilience), aile ve psikososyal işlevselliğin hem doğrudan hem de dolaylı belirleyicileri arasında yer aldığını göstermiştir.

Sosyal desteğin yalnızca “pasif bir zemin” değil, doğrudan müdahale hedefi olabileceği, aile odaklı psikoeğitim ve aile-odaklı terapi çalışmalarında açıkça görülüyor. Aile psikososyal müdahalelerini inceleyen çalışmalar, aileye verilen yapılandırılmış psikoeğitimin ve iletişim/beceri eğitimlerinin; bipolar hastalarda yineleme sıklığını azalttığını, duygu durum epizodlarının süresini kısalttığını ve işlevselliği artırdığını bildiriyor.  

Bir başka çalışmada, aile odaklı psikoeğitimin yalnızca hastaya değil, ergen bipolar hastaların ailelerine de ruhsal iyilik ve yaşam kalitesi açısından anlamlı fayda sağladığı gösterilmiş; böylece “ailenin iyi oluşu–hastanın seyri” arasındaki döngüsel ilişki vurgulanmıştır.

Tüm bu bulgular, duygu durum bozukluklarında sosyal desteği iki düzeyde düşünmeyi gerektiriyor:

  1. Koruyucu ve prognostik faktör olarak sosyal destek: Yeterli ve nitelikli destek, hastalığın ortaya çıkma ve yineleme riskini azaltıyor, iyileşmeyi hızlandırıyor, işlevselliği ve yaşam kalitesini artırıyor.
  2. Tedavi hedefi ve aracı olarak sosyal destek: Aile odaklı psikoeğitim, grup terapileri, destek grupları, bakım verenlere yönelik programlar ve topluluk temelli müdahaleler; sosyal desteği güçlendirerek klinik gidişi iyileştiriyor

Sonuç olarak, depresyon ve bipolar bozukluğun yönetiminde yalnızca farmakolojik tedaviye odaklanan bir yaklaşım eksik kalmaktadır. Güncel literatür, sosyal desteği değerlendirmeyi, güçlendirmeyi ve tedavi planının merkezine koymayı; duygu durum bozukluklarının önlenmesi, tedavisi ve nükslerin azaltılması için vazgeçilmez bir bileşen olarak önermektedir.

Daha detaylı bilgi için iletişime geçebilirsiniz. Dr Ayşe Nur OĞUZ

Call Now Button